GİRİŞ
     Ana Sayfa
     Bilmeceler
     Biliyormusunuz?
     Espiriler
     Fıkralar
     Garip Olaylar
     Hikayeler
     Kahkaha Merkezi
     Komik Yazılar
     Sözler
     Forum
     Gazete
     Radyo
     Anketler
     Top liste
     Ziyaretçi defteri
     İletişim
     Hakkında
     Canlı Destek
     Hava Dururmu



BİLGİNUM - Hikayeler


18 Yaşıda Hikayesi

Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmış, dert içinde eve kapanmıştı. Sokağa çıkmıyordu. Annesi... Bir de kendisi... O kadardı bütün hayatı... Bir gün fena halde bunaldı, dayanamadı, attı kendini sokağa. Bir yığın vitrinin önünden geçti. Tam bir CD satan dükkanı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar.. Hani ilk bakışta ask derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte... İçeri girdi. Kız gülümseyerek koştu ona... "Size nasıl yardım edebilirim" diye... Nasıl bir gülümsemeydi o... Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı... Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi.. Rasgele bir plağı işaret ederek... "Evet.. Su CD'yi bana sarar mısınız?" Kız CD'yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi. Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı. Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan..Günler hep alınıp sardırılan CD'lerle geçti. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda... Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi. Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye. Kız içerdeyken bir kâğıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz" diye yazdı, Altına Telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkândan... Iki gün sonra evin telefonu çaldı. Anne açtı telefonu. CD dükkânındaki tezgâhtar kızdı arayan... Delikanlıyı istedi. Notunu yeni bulmuştu da. Anne ağlıyordu. "Duymadınız mı" dedi. "Dün kaybettik oğlumu." Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda..Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü. Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı.İçinde bir CD vardı, bir de minik not.. "Merhaba. Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum. Bir aksam birlikte çıkalım mı? Sevgiler. Jacelyn!." Anne bir paketi daha açtı. Onda da bir CD ve bir not vardı. "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık. Sevgiler. Jacelyn!" Unutmayın. Düşündüğünüz şeyi mutlak söyleyin. Birini seviyorsanız, söyleyin ona. İçinizdekini söylemekten korkmayın. Birisi hakkında ne hissediyorsanız söyleyin ona. Ve hemen söyleyin. Hemen! Çünkü doğru zamanı bekler ve "İşte şimdi tam zamanı" derseniz, bir bakarsınız çok geç olmuş. Gününüze sahip olun ki, pişmanlıklar yaşamayasınız. Yaşamı yaşanmaya değer yapan şey sevgidir...

Ayrılık Hikayesi

Tam göğsünüzün ortasında bir yeriniz acıyacak... Evinizin sizi içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksiniz... Sokağa fırlayacaksınız... Sokaklar da dar gelecek.... Tıpkı vücudunuzun yüreğinize dar geldiği gibi... Ne denizin mavisi açacak içinizi, ne pırıl pırıl gökyüzü... Kendinizi taşımayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksiniz... Birileri size bir şeyler anlatacak durmadan.... 'Önemli olan sağlık.' 'Yaşamak güzel.' 'Boş ver, her şey unutulur.' Siz hiçbirini duymayacaksınız... Gözyaşlarınızdan etrafı göremez hale geleceksiniz. O’ndan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksiniz... Hep ondan bahsetmek isteyeceksiniz... 'Ölüme çare bulundu' ya da 'Yarın kıyamet kopacakmış' deseler başınızı kaldırıp 'Ne dedin?' diye sormayacaksınız... Yalnız kalmak isteyeceksiniz... Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak... İkisi de yetmeyecek. Geçmişinizi düşüneceksiniz... Neredeyse dakika dakika... Ama kötüleri atlayarak... Onunla geçtiğiniz yerlerden geçmek isteyeceksiniz.... Gittiğiniz yerlere gitmek... Bu size hiç iyi gelmeyecek... Ama bile bile yapacaksınız. Biri size içinizdeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksınız... Aslında kurtulmak istediğiniz halde, o acıyı yaşamak için direneceksiniz. Hayatınızın geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksiniz... Aksini iddia edenlerden nefret edeceksiniz... Herkesi ona benzetip... Kimseyi onun yerine koyamayacaksınız... Hiçbir şey oyalamayacak sizi... İlaçlara sığınacaksınız... Birkaç saat kafanızı bulandıran ama asla onu unutturmayan... Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren... Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek... Boğazınız düğümlenecek,dinleyemeyeceksiniz... Uyumak zor, uyanmak kolay olacak... Sabahı iple çekeceksiniz... Bazen de 'Hiç güneş doğmasa' diyeceksiniz. Ne geceler rahatlatacak sizi ne gündüzler... Ölmeyi isteyip ölemeyeceksiniz... Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önünüze çıkana sarılmak isteyeceksiniz... Nafile... Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek... Rüyalar göreceksiniz, gerçek olmasını istediğiniz... Her sıçrayarak uyandığınızda onun adını söylediğinizi fark edeceksiniz... Telefonun çalmasını bekleyeceksiniz... Aramayacağını bile bile... Her çaldığında yüreğiniz ağzınıza gelecek... Ağlamaklı konuşacaksınız arayanlarla... Yüreğiniz burkulacak.... Canınız yanacak.... Bir daha sevmemeye yemin edeceksiniz. Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinizden... Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksınız... Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğiniz için kendinizden nefret edeceksiniz... Yaşadığınız şehri terk etmek isteyeceksiniz... Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu... Bu umut sizi gitmekten alıkoyacak... Gel gitler içinde yaşayacaksınız... Buna yaşamak denirse... Razı mısınız bütün bunlara? Hazır mısınız sonunda ölüp ölüp dirilmeye? O halde aşık olabilirsiniz!..

Evli Erkekleri Seven Kadınlar

Evli bir adam, bir kadını sever. Kadın tüm sıkıntıları göğüsler, erkekle birlikte olur. Çılgın bir aşk yaşanır. Sonra adam eşinden ayrılır ve o kadınla evlenir. Sonsuza kadar mutlu yaşarlar. Bu hayale inanlar bilmelidirler ki, bu bir şehir efsanesidir! Diğer tüm efsaneler gibi, bu da ancak masal tadında kulaktan kulağa yayılan bir söylenti olarak kalacaktır. Çok nadir olmak kaydıyla, arada aynı durumda başlamış ve ilişkisini ölene dek götürmüş çiftler çıkabilir. Fakat bu istisna duruma aldanıp, benim ilişkimde sürecek diye düşünmek, evli bir adama aldanmaktan daha büyük bir kayıptır. Eskiden evli adamlar çapkınlığı bile gizli, saklı yaparlardı. Çünkü eşini aldatmak, toplum tarafından ayıp karşılanırdı. En yakın arkadaşı haricinde bunu kimse bilmezdi. Zaten genelde uzun soluklu bir ilişkiden çok, gecelik olaylar yaşanır; adam gece mutlaka evine dönerdi. Çok parası olan erkeklerden bazıları, şimdi filmlerde izleyip güldüğümüz gibi, metres tutarlardı. Bunu yapmak için de gerçekten paralı olması gerekirdi, çünkü ortada metres olabilecek ve bunu kabullenecek kadın bulunmazdı. Bulunan kıymete binerdi. Yani, şimdiki gibi kimse telefona kontör almak, yemeğe çıkmak, üç kuruş cep harçlığı elde etmek için, evli bir erkekle birlikte olmazdı. Bu verdiğim örnekler, içinde aşk barındırmayıp, farklı amaçlara hizmet ettiğinden, konumuza dahil olmayacaklar. Bu gruptaki bayan arkadaşları başka bir yazıda ele alırız. Biz, gerçekten aşık olanlara dönelim. Evli bir erkekle birlikte olan kadının, öncelikle bilmesi gerekir ki, kimse karısını boşayıp onu almayacaktır. Bu hayalle yaşanan bir ilişki, kadının hüsrana uğraması ile son bulur. Filmin finalinde adam evine dönecektir. Dönecektir demek yanlış olur aslında, zaten hiç evinden ayrılmamıştır. Evli adamların hepsinin aşağı yukarı bahanesi aynıdır. Karısını sevmiyordur, çocukları için dayanıyordur. Eşiyle aralarında hiçbir cinsel çekim kalmamıştır, geceleri kardeş kardeş uyuyorlardır. Nedense, ikinci kadın konumundaki bayan arkadaşın da buna inanması son derece kolaydır. Çocuklar olmasa, eve bile gitmeyecektir adam, hatta hemen boşanacaktır ama o çocuklar yok mu? İnsanın elini, ayağını bağlarlar. Evli birisine aşıksanız, geceler boyu sürecek yalnızlıkları, en özel günlerde ağlayarak oturacağınızı, saat tutulan vakitlere aşk sığdırmayı göze alacaksınız. Siz hep, market alış verişine giderken uğranan, akşam arkadaş yemeği bahanesi arasına sıkıştırılan, her an vazgeçilebilinir, basit bir heyecandan öteye gidemeyeceksiniz. Bayram, yılbaşı, sevgililer günü, Pazar ve geceler gibi, insanın sevdiğiyle geçirmek istediği vakitleri, bekar kız arkadaşlarınızla, içiniz içinizi yiyerek tüketeceksiniz. Kimsenin aşık olmasını yargılamak ya da eleştirmek gibi bir tavrım olamaz. Ancak bildiğim tek bir doğru var. Gönül nasıl ki, evli birine aşık olacak kadar ferman dinlemiyorsa; o adamın da yüreğinde size karşı büyük bir aşk olması halinde, gözü hiçbir şeyi görmeyecektir. Gerçekten mutsuz bir adam, zincirle bağlasan durmaz. Ne kadın, ne çocuk takılır kafasına, koşarak ayrılır ve size gelir. Ötekisi hep hikayedir. İkinci kadın olmak zordur mutlaka, ancak karşı taraftaki aldatılan, ihanete uğrayan kadını de düşünmek gerekir. Bu kadın, adamı daha cebinde para yokken, makamına gelmemiş, hatta belki giyinmeyi, yemeği bile bilmezken almıştır. En zor günlerinde yanında ve destek olmuştur. Hastalığında, yoksulluğunda dayanmıştır. Evini ayakta tutmuştur. Kim bilir belki de, aşık olmanızı sağlayacak o muhteşem adamı, evdeki kadın yaratmıştır. Siz kendinizi onun yerine koyun ve düşünün, bedensel bir aldatmadan daha çok yaralamaz mıydı sizi de bu durum? Aşka tutunun diye bağıra bağıra yazan, aşka aşık ve inanan bir kadın olarak, size neden evli bir adama aşık oldunuz diyemem. Mutlaka vardır sebebi! Ama şunu söylerim, sizin aşkınız sizi bağlar. Siz buyurun, dilediğinizce sevin ama hiçbir aşk birilerinin gözyaşları üzerine kurulmamalı. Evli bir adama aşık olanlar bilmelidir ki, bir gün, evde eşinin gelmesini bekleyen kendisi olacaktır!..

Gidecek Bir Adamı Seviyorum Hikayesi

Siz hiç gideceğine emin olduğunuz birini sevdiniz mi? Sadece sevdiğiniz için yanınızda olmasını istemenin haksızlık olacağını, sizinki kadar olmasa da, onun yüreğinde yeriniz olduğuna inandığınız bir adamı sevmenin, ne kadar zor olduğunu bilir misiniz? Ne bana, ne başkasına ait olan; bir çınar gibi yalnız yaşayan, özgürlüğünü ellerine kelepçe etmemiş bir adamı seviyorum. Her düşündüğümde kalbimi sızlatıyor sevgim. Nasıl anlatmalı bu duyguyu bilmem ki? Doktorların, ölecek dediği hastanın başında beklemek gibi, elinizden bir şey gelmez, sadece iyi bakarsınız, başında beklersiniz. Bir yandan kendinizi hazırlarsınız, ne kadar hazır olabilir ki insan? Ayrılığın çok uzak olmadığını bile bile sevmek, kalbin kaldıracağından ağır bir yük gibi ama öyle dayanıklı ki şu kalp, sanki etten, kandan değil de demirden. Onu seyrettim uyurken, kırılacak gibi duruyordu. Öyle narin ki, pamuklara sararak saklamak geliyor içimden... Erkek adam narin olur mu? diye düşünmeyin, oluyor! En kadın yanım bile kaba kalıyor. Vakti geldiğinde gideceğini bildiğim bir adamı seviyorum. Oysa kalsın isterdim. Bir ömrü birlikte geçirelim. Yaşlanalım koltuğun üzerinde, balkonunda begonviller açan evin serin saatlerinde birlikte ölelim. Omuz omuza duralım ayakta, zor bu yükü hayatın, her köşe başı geçene çelme takmak için bekleyenlerle doluyken, saklanalım birbirimize. Dışarıda fırtına çıkmış, güneş açmış, volkanlar patlamış, bize ne? Ama öyle olmayacak! Onun gidip kafa tutması gerek hayata, tüm sakinliğine rağmen, kızgın bir güneş altında bağırması lazım kan ter içinde. Birine, sen seviyorsun diye kal denmiyor. Biliyorsun, hissediyorsun, şimdi olmasa yarın, mutlaka gidecek. Zaten sevgi, seven yüreği bağlar, karşı taraf sorumlu değil ki!. Sevmeseydin arkadaşım derler adama, silah zoruyla yatmadık ya koluna! Acı, aşkın kan kardeşi, ayrılmamaya yeminleri var. Ne zaman gönlüne aşk ateşi düşerse, bil ki canın yanacak. Öyle büyük alev topları patlayacak ki içinde, her yan kül, duman olacak. Gözünden yaş yerine ömrün akacak. Birine tutulduysan, söz geçiremiyorsan kalbine, kendini yangınlara hazırlayacaksın. Önünü, sonunu görmeyi öğreneceksin. Aşk dediğin, bir çeşit delilik hali, akıllı insan âşık olur mu hiç? Aslında, aklı olan sever. Bilirsen ki bu bedenler ihtiyarlayacak, büzüşecek, geriye hiçbir şey kalmayacak güzellikten, önce aklı seversin. Gidecek bir adamı seviyorum. Kendine zulüm etmek böyle olmalı ama bu, zulmün en asil olanı. Karşılık beklemeden sevmeyi öğretiyorum kalbime. Tüm insani isteklerime rağmen, olduğu kadarıyla yetinerek tadını çıkarıyorum. Ruhumdaki yabani otları koparıyorum. Egomu, gururumu, şeytan yanımı, çıkarları, almayı, sadece istemeyi, bildiğim bütün aşk oyunlarını yolarak söküyorum. Bir daha hiç çıkmasınlar diye ateşe veriyorum. Sevgi tarlasına yakışmayan ne varsa temizliyorum. Kirlenmiş neresi varsa, eskimiş hangi gönül yarasının artıklarını tutuyorsam, hepsini kaldırıp atıyorum. İçimde büyük bir bahar temizliği var. Hak ettiğine inandığım bir erkeğe, daha önce kimseye bakmamışım gibi bakıyorum. Sonu ayrılık olacak bir aşka koşuyorum. Üstüm başım ne kadar kirli olsa da, sevgimi yıkadım, gümüş bir tepside sunuyorum. İster alır, ister almaz ama ben aşka inancını kaybedenlere inat ve aşka rağmen; dimdik sevdamın arkasında duruyorum. Her yaşam mutlu bitecek değil ya? Ben payıma düşeni aldım, gidecek bir adamı seviyorum!

Çalışmak ve Sevişmek Hikayesi

Pek yakında on beşine basacak olan büyük oğlum geçen sabah: - Baba hayatta en önemli şey kadın galiba diyordu. - Galiba ne demek, elbette kadındır, dedim. Kadınsızlığın ne olduğunu, üşüyen bir kedi gibi bir kadın sıcaklığı özlemiyle büyük şehirlerde tek başına yaşayan erkekler bilir. Ne Haliç'in gurubu, ne Marmara'nın sisleri, ne Kozyatağı'nın toprak yolları, ne lokantadaki şarap, ne radyodaki müzik bir kadınla paylaşılmıyorsa bir hatıra güzelliğiyle hafızada yerleşmez. Bir koltuğa oturunca etekliğinin altından diz kapaklarının, yuvarlaklığını göstererek uzanan bacaklar... Her gülüşte ışıklanan dişler... Dalgalanan saç, işveyle kalkan omuzu, ceylan esnekliğindeki bel, ilkiyle milyonuncusu arasında aynı lezzeti taşıyan, yarım kapaklı gözlerle dudaktan öpüşmesi. Cam üstünde kayan şurup damlası gibi dudaktan boyuna kayan erkek dudakları... Kadın da hayatın en önemli şeyi değilse, önemlilik sözcüğü anlamsız kalır hayatta. Ne çare ki kadın da, erkek de bu kadar tatlı, bu kadar vazgeçilmez bir hikâyeyi karşılıklı rezil etmişler ve karşılıklı birbirlerini mutsuzluğa mahkûm etmişlerdir. Kaç kadın vardır ki bütün alımlılığı, zekâsı, yüreği ve insanlığıyla kadındır? Ve kaç erkek vardır ki aşkı mülkiyetin ötesinde bulacak kadar budalalık tavanlarının üzerine çıkabilmiştir? Sevmediğin erkek ve sevmediğin kadınla, karın doyurmak için sevmediğin yemeği yemek gibi sevişmek, hızlı çıkılmış bir merdiven solumasından başka bir şey değildir. Ve merdiven bitince, insan o kadar yabancılaşır ki birbirine, içine adeta bir sıkıntı ve bunalma çöker. Ama aşk, gerçek aşk, gerçek aşkın sevişmesi... Pek az insana nasip olacak kadar, bütün insanlığın ömürler boyu aranıp taranıp da kolay kolay bir türlü bulamadığı tek ve mutlak mutluluktur dünyada. Bu kadar arandıkları halde neden bulamazlar bu mutluluğu insanlar? Evlenme yükünün hantal ağırlıkları, mutlulukları kıskananların mutluluklara engel olmak için yaptıkları baskılar; kadınların aşkın tadını çıkaracaklarına, aşıklarının canını çıkarmaya kalkacak kadar karşı cinse ezik ve hınçlı olmaları; erkeklerin kadınları eşitlik dışı görecek kadar basit ve ilkel kalmış bulunmaları... Bin bir türlü saçma sapan pislik asidi ki, içinde mutluluk şekillenmeden erir kaybolur. Bu arada toplumu ödemeden, gerçek bir özgürlüğün zaferini iktisaden sağlamadan, aşkı geçinme vasıta etmeye kalkan bedavacılar da büsbütün sulandırırlar, berbat ederler bu harikulade muhteşem beraberliği... Bütün sistemler, doktrinler, ciltler, tezler, eserler, bu beraberliği bütün insanlara en sağlam şekilde vermek içindir aslında... Kimi: - Zengin olursan her sevdiğini kolayca yanında bulursun, zengin olmaya bak, der. Kimi: - Mutluluğu sadece zengin olanlara değil, bütün insanlara mal etmek için bunu zenginlerin hegemonyasından kurtarmak gerekmektedir, der. Kimi: - Zengini, fakiri, başkasını ve başkalarını, söyleneni, söyleneceği düşünmeden, kimi seviyorsan oluver onunla, oyalanmaya vakit yoktur hayatta, der. Ve kimi zengin olmaya kalkar, kimi bütün insanlığı mutluluğa eriştirmek için savaşır, kimi de boş verir her şeye ne olursa olsun, sevişir sevdiğiyle... Daha doğrusu sonuncular buna kararlıdırlar da bir türlü kararlarını tatbik edecek ortamı ve fırsatı bulamazlar. Zenginlerin ise çokçası, tam aradığını bulmadan, bir doyup takını vermişlik vardır içlerinde. Sahte nezaket ve suni heyecanlarla, bunu yutmuş görünen kadınların bir garip oyunudur onlarınki... O çevreden de pek az çıkar gerçek aşk. Onun için bütün insanlığı bu mutluluğa eriştirmek için savaşanlar haklıdırlar. Çare olarak da: - Sevişmeyi geçinmeye ve mecburiyete köle etmekten kaçının, geçinmek için çalışın ve aşk için sevişin, derler. Mutluluğun tılsımı, sevdiğin işte doya doya çalışmak ve sevdiğinle doya doya sevişmektedir çünkü...

Aşk Üzerine Paragraflar Hikayesi

Aşka en yakın olduğun zaman, kalbini birine koşulsuzca açtığın zamandır. Karşılık vermese bile, bir gün onun da sana aşık olabileceğini umarak sabırla beklediğin zamandır. Birlikte olabilme ihtimalin yoktur. Aşka kural işlemez ama bazen elin kolun bağlı kalır, sen çabalarsın o durur. Dursa bile, senin için hiçbir şey yapmasa bile bıkmadan, usanmadan çabalamaya devam ettiğin zamandır. Aşk, sen ona yeterince yakınlık gösterirsen seni içine alır, sarmalar. Sen ve aşk, tek vücut olursun, bir olursun, tepeden tırnağa aşk olursun. Bu bazen istenecek bir şey de değildir aslında. Beraberinde acı vardır, hüzün vardır, geçmeyen vakitler, bitmeyen karanlık geceler vardır. Ama olsun, aşk seninleyken, senden daha güçlü kimse yoktur. Bu yüzden bütün o acılar, hüzünler ancak aşkla dayanılır olur. Sevme eylemi farklıdır aşktan, tanımadığına aşık olursun, tanıdıkça ya seversin, ya sevmezsin. Bir arada kavga etmeden duramayan çiftler görürsün bazen. Aralarında aşk vardır kuşkusuz, ama sevememişlerdir birbirlerini. Şarkıda söyleneni başaramamışlardır. 'Hayatta en zor olan bir insanı tanımak, kabul etmek huylarını değişmeden bir olmak' diyememişlerdir. Sürünüp giden bir aşktır o. Sevgiyle beslenmediği için bir süre sonra bitecektir. Herkes ruh eşini arıyor ve bulamamaktan yakınıyor. Senin gibi olan binlercesi var. Sen bulamıyorsun, onlar bulamıyor. Sen, 'Bu dünyada beni anlayacak kimse yok' diyorsun, bunu başkaları da söylüyor. Öyleyse sen de kimsenin ruh eşi değilsin. Olsaydın bulurlardı seni değil mi? Tabii öyle hazır beklersen ne sen birini bulabilirsin ne de biri seni. Birlikte olgunlaşmaya ne oldu? Birlikte birbirinizin ruh eşi olmaya çaba göstermeye ne oldu? Tembelleştik değil mi hepimiz? İlk aşkta yaşadığımız travmalar, daha sonra yaşadığımız aşkların bir yerinde mutlaka gösteriyor kendini. Ya güvensiz oluyoruz ya da canımız acır diye kendimizi aşka rahatça bırakamıyoruz. Ama bu bir süre sonra kısır döngüye dönüşüyor. Biz kimseye güvenmediğimiz için kimse de bize güvenmiyor. Biz kendimizi aşka rahatça bırakmadığımız için kimse de bize kendisini salı vermiyor. Sonra gelsin mutsuzluk, gelsin yalnızlık. Kendimizi yeterince tanıyamadığımız için aşkta başarısız oluyoruz. İlişkilerimiz yarım yamalak. Karşımızdaki insanı sürekli şaşırtıyoruz, kontrpiyede bırakıyoruz. Değişken kişiliklerimiz bizi mutlu etmek isteyen o insanın önüne aşılması mümkün olmayan duvarlar örüyor. Ve o insan, ‘o duvarlara çarpa çarpa nasır tutuyor...' Tam sen olgunlaştığında artık o katılaşıyor ve maalesef içindeki aşkı tüketmiş oluyor. Kendimizi tanımamız mümkün ama bunda da yine tembelliğin etkisi var. 'Beni seven böyle sevsin...' Sevsin de sen ‘öyle’ bile değilsin, sürekli değişiyorsun...

Otobüs Tekler Hikayesi

Evladım rica etsem bana yer verebilir misin? Şuna da bak. Nasıl somurtarak oturduğu yerden kalkıyor; hemen karşımda oturan delikanlı. Kesinlikle benden genç; o yüzden teyze yeri ondan istedi. Ama benden yerimi isteseydi, nasıl güler yüzle dikilirdim ayağa. İşte bir amca biniyor. Bu kesin benden kalkmamı isteyecek. Gözlerinin içine bakıyorum, güçlü kuvvetli, aslında ayakta da gideceğimi belirtecek her şeyi yapıyorum. Yok istemiyor ama benden. Gözlerime bir iki saniye yorgun, çaresiz bakıverse kalkacağım. Beni fark etmiyor neredeyse. - Buyur amca otur. - Zahmet oldu. Rahatsız olmasaydın. Neden rahatsız olayım ki? Sanki benden daha gençte, oraya oturmak hakkı değilmiş gibi, utana, sıkıla oturuyor. Herhalde yaşlandığının yüzüne vurulması hoşuna gitmiyor. Haksız da sayılmaz hani. Kim otobüste kendisine yer verilmesinden mutlu olur ki? Bu düpedüz yaşlandığınızın belgesidir. Siz artık toplumca kabul gören bir yaşlı olmuşsunuzdur. O Saatten sonra yüzünüzdeki kırışıklıklar, duruşunuz, o bembeyaz saçlarınız insanları hiç yaşamak istemedikleri zamana götürür. Size acıyarak yer verirken belki de son görevlerini yapıyorlarmış hissine kapılırlar. İçlerinden bazıları sizin yarın otobüse binemeyeceğinizi düşünür. Şoför bile son durağa geldik amca derken; alttan alta gülümser. Kimisi de ölmüş yakınlarına benzetir sizi ve duygulanırlar. İşte tam ikinizin de ayakta durduğu saniyeden kısa süre içinde oluşan zorlama gülüş bundandır. Alınmanızı istemezler. Ama nedense bu aralar kimse benden yer istemiyor. Her otobüse bindiğimde içim içimi kemiriyor. Ön sıralarda bir koltuğa oturup; yaşlı bekliyorum. Gözlerimi dikiyorum kapıya, karayı görmeyi uman kaptan gibi ufukta belirecek beyaz saçlı kafalarla huzur buluyorum. Merdivenlerden zor çıkan bir yüz görünce heyecana kapılıyorum; bu kesin benden yer ister diye. Aksi gibi de bir türlü yer istemiyorlar. Sonunda dayanamayıp ben kalkıyorum ayağa. Hele geçen Gün bir tanesi hiç utanmadan; arkamdaki benden kesinlikle büyük birinden yer istedi. Ve ben gururla bir amcaya bir de arkamdakine bakıp verdim yerimi. Tabi ki gurur duyacaktım, ne de olsa ikisinden de gençtim. Fakat bu olayın bendeki etkisi büyük oldu. Beynime zehirli bir sarmaşık gibi bir düşünce takılıverdi. Acaba yaşlanıyor muydum? Hemen eve koştum. Geçtim aynanın karşısına. Yok yok yaşlı falan değildim. Öyle yorgun, bitkin falan da gözükmüyordum. Ama hayat bu belli olmaz. İnsan öyle nüfus kağıdına göre yaşlanmaz ki. Otobüstekiler size yaşlısın dedi mi; nüfus kağıdında yazanın ne önemi kalır ki. Nice insanlar tanıdım; nüfus kağıdında 70’den büyük rakamlar yazar. Otobüstekiler yer vermez ona. Bilirler ki; bu daha gençtir, yaşayacaktır. Bu bizi bile gömer derler onun için. Kimsede bu davranışı yadırgamaz. Bazen de 50’den küçük birine yer verdikleri olur. Yaşlıdır o kimse. Hayat bitirmiştir onu. Ayakta duracak gücü kalmamıştır. İki kişinin aynı anda yer vermeye çalışır. Bu insan kesinlikle yaşlıdır. Bilinçsiz bir kalabalık değildir otobüstekiler. İnsanı tartar, biçer ona göre yer verir. Kandırma ihtimaliniz yoktur. Hele de biri senden yer istiyorsa; bu gurur duyulacak bir meseledir. Seni dinamik, hayat dolu görüyordur otobüstekiler. Daha yaşamının baharındasındır. Ne mutlu böyle bir insana. İşte bu yüzden benden yer istenmemesi acayip ağrıma gitmişti. Geceleri gözüme uyku girmiyor, saplantı derecesinde yaşlanıyordum. Ne gezmek, nede eğlenmek istiyordum. Ben artık genç değildim. Geçenlerde bu duygularla otobüse bindim. Sinirlerim iyice yıpranmış olacak ki; ayakta durmakta güçlük çekiyordum. Tam arkaya doğru ilerlerken, biri kalkıp; buyur otur demesin mi? Kan beynime sıçradı. Yüzüm kıpkırmızı şekilde, insanlara çarpa çarpa bindiğim kapıdan indim. Sinirden titreye titreye eve geldim. Ben artık kesinlikle yaşlanmıştım. Bitirmişti bu hayat beni. Otobüste yer verilecek biriydim artık. Eşyalarımı topladım. Uzun zamandır görmediğim yakınlarım var onları ziyaret edeceğim. Ölmeden önce yapmak istediğim bir iki şey onları yapayım bari. Tuvalete giderken döndüm baktım aynaya, tanıyamadım kendimi. Ne kadar hızlı yaşlanmışım. Ne kadar yaşadım, daha neler yapacaktım? Bunların hiçbirinin önemi yok artık. İnsanın kendisini kaldırmasının lüzumu yok. Ben bu toplumda yer verilmeye muhtaç biriydim. Otobüstekilerden daha iyi bilecek halim yok ya. Zaten bilsem de ne olur? Artık nasıl binebilirim otobüse? Nasıl yer veririm gururla? Onların ön yargılarını değiştiremem ki. En iyisi bir deniz kasabasına gitmek. Hem orada otobüste olmaz. Son günlerimi kimseye yük olmadan geçiririm...

Aile Hikayesi

92 yasında, ufak tefek, kendinden emin ve gururlu, her sabah sekizde giyinip kuşanan ve her ne kadar kör bile olsa saçlarını kıvırıp makyajını mükemmelce yapan yaslı hanım bugün bir huzur evine tasındı. 70 yasındaki kocası ise geçenlerde gereken hamleyi yapıp Allah'ın rahmetine kavuşmuştu. Huzur evinin kapısında sabırla beklenen bir kaç saatin ardından, odasının hazır olduğu söylendiğinde tatlı tatlı gülümsedi. Yürütecini asansöre yönlendirdiği sırada, kendisine odasını anlatmaya başladım penceresinde asılı perdelerden de söz ettim. Ben anlatırken, az önce kendisine köpek yavrusu verilmiş 8 yaşındaki küçük bir kızın heyecanıyla o perdeleri pek severim, dedi. Mrs. Jones henüz odayı görmediniz, biraz bekleyin demiştim ki; Bunun onunla bir ilgisi yok, dedi. Mutluluk zamandan önce karar verdiğiniz bir şeydir. Benim odadan hoşlanıp hoşlanmamam mobilyaların nasıl düzenlenmiş olduğuyla değil, benim onları zihnimde nasıl düzenlediğimle ilgilidir. Ben onları sevmeye karar vermiştim zaten Bu benim her sabah uyandığımda verdiğim bir karardır. Bir seçme hakkim var: Ya bütün günümü artık çalışmayan vücut parçalarımın bana verdiği sıkıntıyı düşünerek geçiririm ya da yataktan çıkıp hala çalışanlar için şükrederim. Gözlerim açık olduğu sürece her yeni gün bir hediyedir. Yeni güne ve hayatimin sadece bu döneminde, biriktirdiğim mutlu anılara konsantre olacağım. Yaşlılık banka hesabi gibidir. Ne yatırdıysan onu çekersin hesabından. Bu nedenle benim tavsiyem, hatıraların banka hesabına dolu dolu mutluluk yatırman olacaktır. Anı bankamı doldurmaktaki katkın için sana teşekkür ederim. Hala oradan mutluluk çekiyorum. Mutlu olmak için su beş basit kuralı hatırla: 1. Kalbini nefretten arındır 2. Zihnini endişelerden arındır 3. Basit yasa 4. Çok ver 5. Daha az bekle Bilmem farkında mısın, eğer yarın ölecek olsak çalıştığımız şirket daha birkaç gün bile olmadan yerimizi dolduruverir. Oysaki ardımızda bıraktığımız ailemiz bizim kaybımızı ömürlerinin sonuna dek hissedecektir. Gel gelelim ki, ailemizden daha çok isimize veririz kendimizi, pek de akıllıca bir yatırım değil, ne dersin?

Özlediğim Kadar Sensin, Sevdiğim Kadar Besi Hikayesi

Kadavradan ibaret bir gövde, İmlası bozuk bir cümle… Bir de aramızdaki büyüyen özlem… Biliyorum gelmeyeceksin... Ne sen olabileceğim gözlerinin dibinde… Ne ben olabileceksin yüreğimin terinde… Ama... Bir cümle olduk biz… Anlatım bozukluğuna meyal verdik ise de, Sevgiye dair alıntılanmış, En anlamlı söz olduk biz.. Bizden doğma mutluluğu var ettik Sevda sağnağında... Bizden olma bir fincan umudu tazeledik Hayat çaydanlığında... Ey kirpiklerinden sağdığım gökkuşağı yedi rengi, Hüzünbaz hüzünleri unut..Ayak diplerine kök salmış siyah’ı da ..Koş yeni demlenmiş yürek demime..Sokul ve mevzilen gözlerinde kuruttuğum kirpiklerime..Şarkılar sustu biliyorum..Söz sırası bizde..Mutluluğumuzdan alıntı birkaç çift umudumuz var dudaklarımıza ördüğümüz..Erişmese de ellerimiz ellerimize, bir yolumuz var özleminde yürüdüğümüz..Sana kaç gel demiyorum..Biliyorum hakkım değil bu..Bırak kanlı bir savaşın içinde geçsin ömrümüz..Çilekeş bir sonbahar yaprağına özensin gözlerimiz..Aynı tende, aynı gölgede yürümese de mavi düşlerimiz, aynı sevdanın ıslak cümlelerinde büyüsün adımız..İlintilensin kokun Cennetle, bize aidatlansın ayrılık...Ne fark eder ki..Ben Sendeyim ...Sen bende...Bükülse de cümlelerimiz , sökülse de alfabemiz biz bir cümleyiz..Sen ve ben...İki harf bir cümleden ibaret mutluluk... Mutluluğuma umudumu bağışlayan, Biliyorum özlem kör topal zamanlarında ilerliyoruz..Sen benden uzakta, ben senden ırakta yürümekteyiz..Dışı düşsüzlüğe gebe kalmış bir sabahın koynunda boyun bükmekteyiz..Bazen gözlerimiz nemlenmekte, bazen de özlem aramıza perdelenmekte..Ama bırakmak yok sevgili..Mutluluk umuda gark olmuşsa, artık dönüş yok bu yoldan..Ölüm ölümümüzü öldürmeden gitmek yok sevgili..Bırak ellerinden içmeyeyim bir bardak suyu..Bırak gözlerinde sabahlamasın yüreğim..Uzaklarda bana ait bir cümle ol yeter..Koynumda sonbaharları kurban edemesen de bırak yanımda hep umut ol yarınlara... Sığlığıma / içimdeki yalnızlığa bir dirhem hayatı aşılayan, Sus.Dikenli telleri dudaklarına getirip kanatma yaralarını..Kavuşmamanın ızdırabına kanıp içme hüznün şerbetini..Bak kör bir yüreğe sevgiyi öğretiyorsun..Büyüyor içimde ölen bir çocuk..Yarım değil cümlelerim..Mutluluk fiilinden umut deryası cümleler kuruyorum mavilere..Rüzgarı omuzlarıma alıp bulutlara yeni göç yolları buluyorum..Biliyorum her yol sana...Biliyorum her söz sana..Evet zor yaşadıklarımız.. Zifiri bir karanlık ilerlediğimiz, bir ölüm kalım savaşı göğsümüzden sildiğimiz.. Bırak aramızdaki özleme bakıp durma... Kefenle gözlerindeki ıslaklığı… Gün vuslat zamanı… Gün bizi bizde yaşatma anı… Doldur gözlerine kız çocuğu hayallerini… Yürü bana doğru harf harf… Yürü bana doğru dua dua… Bir de gelirken bana, Bir avuç maviyi çok görme sakın… Unutma; Özlediğim kadar Sen’sin… Sevdiğim kadar Ben’sin… ' Seni özlemin en güzel yanı; Seninle her gün yeniden doğmak mavilere.. Hep nefes al emi… Seninle hayatlansın bu hayatım...'

Adın Eksilmesin Dilimden

Özlemin alev alev yandığı saatler bunlar. Gün çekiliyor, ay parlıyor. Haydi, geleceksen şimdi gel. Umudunla, yüreğinle, sevdanla gel, yık karanlığımı. Hayata dair kötü olan ne varsa yık onları, beni yeni umutlara sürükle. Aşkın en koyusuna en tutkulusuna götür beni. Bin yıldır bekliyor gibiyim seni. Bin yıldır karanlık bir odada tek başıma oturuyorum sanki. Kim girip çıkmışsa hayatıma, kim talan etmişse yüreğimi hepsini silmek için gel. Bir tek sen kal içimde. Seni bileyim bundan sonra. Sevdan yetsin bana. Senin aşkınla yaşamak istiyorum artık, öyleyse gel bekleme gel. Seninle olmak, seni duymak, seni görmek, seni anlamak, seni yaşamak tarifsiz sevinçler yaşatacak içimde biliyorum. Bu yüzden sesleniyorum sana. Dallarımdaki kurumuş yaprakları tek tek temizlemek için istiyorum artık. Gelişinle yeniden yeşermek, yeni yapraklar aşmak istiyorum. İster haber ver, ister verme, gel bekliyorum. İstanbul’u sokak sokak geçip gel. Her sokakta kendi izini göreceksin, şaşırma. Nereye gittiysem senide götürdüm yoktun; ama yanımdaydın. Hep yüreğimde, hep aklımdaydın. Seni İstanbulsuz, İstanbul'u sensiz düşünemedim. Gel bu kentin tarihine en ölümsüz sevdayı yazalım. Nice aşka mezar olmuş İstanbul, bu kez kabul etsin yenilgiyi. Haydi, gel biz İstanbul olalım. Korkma gel, başkalarında gördü ün ihanetler, iki yüzlülükler, bitmek bilmeyen acılar yok bende. İlk kez bırak kendini kaygısızca. Yarını düşünmeden "ya sonra" demeden gel. Bak günler anlamsızca geçip gidiyor. Oysa ömür dediğin şey üç günlük. Birlikte ve severek tüketmek varken günleri, böyle koyu karanlıkta kalmak niye? Gel haydi sensiz geçen günlere bir yenisini daha eklemek istemiyorum. Özlem yanıyor alev alev. Özlemin ateşini söndürüp aşkın ateşini yakmaya gel. Bekleme artık, geleceksen şimdi gel. Gel ki... Adın eksilmesin dilimden...

Keşkesiz Olsak Ya Keşke Hikayesi

Ayak üstü yaşanmaya çalışılan, ölümsüz bir aşk hikayesi bizimki. Sorsa birileri, ne adı var içimizde ne de anlamı. Farklı yerlerden değildi aslında bakışlar. Yapılan tek hata ürkek durmak ve yürekleri fazla korumaya almaktı. Yaralanmak böyle bir şey olmalı. İnsan en sevdiğine kıyabiliyor galiba kendini temize çekmek adına. Öfke selinde boğulduğunu ve aslında en çok onu sevdiğinden bunu yaşadığını fark edemiyor. Sonra dolu dolu bakan gözlerle keşke demek yara üstüne yara açıyor... git artık. İşte biz bu anlamsızlıkları aylardır yaşıyoruz sevgili. Tüketecek daha ne var söylesene. Adını koyamadığımız şeyler bağlamış sanki bizi. İkilemlerle hayatı götürmeye çalışıyoruz. Gitmiyor ama. Hayatın yaptığı tek şey zamanın geçmesini sağlamak ki onu da elimden geldiğince durdurdum son aylarda. Sen hoyratça suçlayıp, niye derken sadece seviyorum seni geçiyordu yüreğimden. Bunu anlatmak için fırsatlar kollarken, farkında olmadan hata yaptım, uzaklaşmanı sağladım. Galiba seni sevdiğime inanmadın. Bir şehir vardı aklımdan hep seninle geçen batıyor şimdi, yokluğa karışıyor. Hissettiklerimden var etmeye çalıştıklarım hep geri döndü defanslarından. Haklıydın belki de, geç kaldım. Hayatımda kaldığın bunca zamana baktığımda anladım ki anılarla onarılmıyor güçlü de olsa sevgiler. Şimdi uzak dur benden istiyorum. Vicdanınla hesaplaşmanı yalnız yap. Bırak korumaya çalışarak içimdekileri, onarayım parçaladığın yüreğimi. Kendine de bana da yeni acılar ekleme. Madem bundan öte yol yok bize dair içinde, bu aşkın ölümsüzlüğüne bir kez daha inanayım. Benim baktığım yerden görünen sadece elimden geleni yapmış olmanın verdiği buruk bir sızı. Oysa sen seçimlerini yaptığın zaman sadece bir nefesti uzaklığım, deneyebilirdik. Şimdi yapmadıklarını yok sayarak, yeterince çaba harcamadın demeye hakkın yok. Bırak içimizde kalsın bu sevda, bu yarım kalmışlık duygusu kemirsin ama bilmeyelim. Bırak zaman diyelim. Doğru zaman da doğru mekanda karşılaşmadık diyelim. Kader diyelim hiç olmadı. Yeter ki keşke olmasın dudağından dökülen. Bitmedi mi öfken? Öyleyse çek vur hala senin için ağlayan gözlerimden. Küllenmiş zamanı ve kalbimi durdur. Atmasın sen diye her yeni güne başlarken. Çünkü biliyorum yaşadığım sürece içimden eksilmeyeceksin sen...

Aşk Hikayesi

Niçin aşk? Nedir bu aşk denilen şey, elle tutulmaz gözle görülmez bir şeyse nedir bu yaşanan somut acılar,güzellikler? Tek başına aşkı tanımlamak her şeyden soyutlamak mümkün mü? Hayır ! Aşk bugünlerde bazılarına göre plastikten bile yeniden yapıldı.Dünyada yaşanan suniliğe doğru gidiş aşkın etrafını sardı. Nedir şu aşk...? Aşk hayatın bize hazırladığı en güzel sürprizdir, bu yüzden de kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir. Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsiniz. Aşk; en yalın biçimde anlatılan tek kavramdır o, adı kendisidir zaten. Onu anlatmak için sonu gelmez cümleler kurmanıza gerek yoktur, "Aşık oldum" dediğiniz an akan sular durur, küçücük çocuk bile sizi rahatlıkla anlayabilir, çünkü aşkın dili tektir. Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik, aşkın sırrını da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu. Aşk hayata karşı işlenen en güzel ve en doğru suç ortaklığıdır, aşk hayatın bütün tekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbette yaşanılan aşkı suçlamak, yargılamak, karalamak, inkar etmek de aşka yakışık kalmaz. Bu önce haksızlık, kendinize saygısızlık olur. İnsan sonuna kadar savunmalı aşkını, karşılık görmese de, acı çekeceğini hissetse de, yarın terk edileceğini bilse de, ailesini karşısına alacağını bilse de taviz vermemeli aşkından, "Seni Seviyorum" diyebilmeli göğsünü gere gere. Aşk iste o zaman aşktır. Ve bunun doğrusu yanlışı yoktur, zaten aşkın kendisi doğrudur, kime karşı duyuluyorsa bu aşk, doğru insanda işte odur. Aşkın zamanı yoktur, hep hazırlıksız yakalar insanı. Evli olmanız, sevgilinizin olması, bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya çalışmanız, bağlılıktan korkmanız, ailenizden çekinmeniz, hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiç mi hiç umurunda değildir. İşte aşk bütün bunlara tek başınıza karşı gelebilme yürekliliğidir, belki de yeni hayata geçebilme yolu... Aşkın ne zaman gelebileceği belli olmadığı gibi, ne zaman gideceği de hiç belli değildir. Fazla vakti yoktur onun, uzun süre beklemeye ve bekletilmeye tahammülü de yoktur. Bir başka göze bakmaya, bir başka tene dokunmaya başlaması o kadar da zor değildir...Aşktan değil, onun kaçmasından korkun ve doğruluğuna yanlışlığına bakmadan sonuna kadar savunun aşkınızı. Biliyor musunuz, hayat zaten kocaman bir yalan, bu kadar sahteliğin içinde gerçek ve doğru olan tek güzellik AŞK.!!. Lütfen ona haksızlık etmeyelim..

Aldatığın Ben Değilim Ki

Bunlar doğru değil diye bağırmak, hatta karşısındaki adamı parçalamak istedi, hem de tek tek her zerresine ayırarak..olmazdı ama yapamazdı ki... Salon etrafında döndü, döndü, döndü... Başka biri vardı demek, bunca yıllık emek başka tenin çekiciliğine kurban edilmişti demek... Ya benim sevgim, ya benim aldanmışlığım... Çok güvendiği adam ne kadar kolay unutmuştu demek tüm yaşanmışlığı... Hiçbir şey söylemedi, söyleyemedi, boğulduğunu hissetti. Afallamıştı, şaşkındı çok; bağırarak ağlamak, isyan etmek geliyordu içinden ama bir yumruk gelip oturmuştu işte boğazına, yapamadı. Kalktı usulca, farkında olmadan balkona çıktı, beyaz taşların üzerine oturdu, kolları iki yanda başını kaldırdı yıldızlara baktı uzun uzun... Orda olmak istedi, o kadar uzakta, olamadı... Gece ne zaman şafağa söktü, serinlemiş hava da... Kalktı yatağına gitti, hiçbir şey olmamış gibi uyuyan adamın yüzüne bir tokat almak geldi içinden ama yine kendini tuttu. Gitti kanepeye uzandı, yumdu gözlerini, uyumak istedi, uyanınca her şey bir rüyaymış çok şükür demek istedi, bunu tüm hücreleriyle istedi... Uyandı, her şey aynıydı. Sıkı sıkı yumdu gözlerini, tekrar açtı... Yok, kahretsin değişen hiçbir şey yok! Yok oluştuysa o günler, ilk günü başlamıştı işte... Sorunu olan kadınlar ilk iş kuaföre gider, demişti biri geçen gün. Aniden fırladı bir yere yetişircesine koşar adımlarla kuaförüne gitti... Saçımı değiştir kes, boya... Yap bir şeyler ama kalktığımda bu ben olmayayım dedi. Saçları kesildi, boyandı, fönlendi. Güzel oldum dedi içinden. Ama ya gözlerim, bu hüzün kaç saç bakımında silinir ki...Eve gitti alışık adımlarla.. Kapıya anahtarı soktu, açıldı kapı, yüzüne başka tenlerin kokusu vurdu, midesi bulandı. Tuvalete koştu çıkardı içindekileri tüm yaşanmışlığı temizleyecekmiş gibi... Ah aptal kadın! En kötüsü belirsizlikmiş, dedi, ne yapacağını bilmiyordu. Filmlerdeki onurlu kadın tavrıyla kapıyı çarpıp gitmek istiyordu, adamın yine filmlerdeki gibi pişmanca yalvaracağını umarak... Ama gidemiyordu çok emek verilmiş bu sevgiye bir şans tanımak istiyordu. Ondan şans isteyen bile yokken üstelik... Beynindeki yanılsamalar işte tam da bu an başladı. Kocası bir çeşit hastaydı, yanında olmalıydı ona yardım etmeliydi, bir şeyler yapmalıydı. Yoksa kadınca bir kaybetme korkusuyla istem dışı bir mücadele miydi, anlamadı hiç bunu. Şaşılası bir hızla tüm tavırlarını 'hiçbir şey olmamış' a çevirdi, mutfağa gitti yemek yapmaya başladı, özenerek, tek tek severek her sebzeyi... Lanet olsun neden lezzetli olmuyor ki bu! Elimdeki mutluluk gitti ondan mı diye düşündü, düşünmesiyle de hemen hep yaptığı gibi bilinçaltına itti bunu da. Yok canım domatesler sera domatesi, hiç benzer mi bahçe domatesine. Hah, kokusu bile yok ki tadı olsun... Unuttu tencereyi ocakta, salona gitti... Kokusuz domatesler, soğanlar da karardı kaldı ocakta, tıpkı içi gibi... Olağanüstü bir enerjiyle koltukların yerini değiştirdi tam üç kez, sırtından terler akıyordu, kolları ağrıdı... Ağrıdıkça unuttu, ağrıdıkça daha büyük bir gayretle çalıştı. Koskoca halıyı sildi büyük bir hırsla defalarca... Camları ovaladı, parlattı, vitrinin örtülerini değiştirdi, içindekileri tek tek okşarcasına sildi. Çok güzel olmuştu, işte bu benim yuvam, dedi, gururla. Kapının eşiğine oturup eserini keyifli gözlerle izlemeye başladı, bir de sigara yaktı, uzattı ayaklarını.... Vitrindeki çiziğe takıldı gözü, ilk evimizi yerleştirirken olmuştu, kapıya sürtünmüştü taşırken, nasıl üzülmüşlerdi, daha taksitleri bile bitmedi diye. Üzülme demişti, kocası, üzülme... Bizim mutluluğumuz minicik bir çiziği görmeyecek bu evde...Hep mutlu olacağız hep!!! Şu küçük hurda televizyonu da atmaya kıyamadılar hiç, oysa şimdi kocaman ekranlı bir tane varken..Ama onu ikinci el eşya satan bir dükkandan alıp koymamışlar mıydı başköşeye, atmaya kıyamadılar anıların hatırına ... En güzel örtülerle süsledi onu hep, üstünde de mutlu fotoğrafları... Hayvannn diye haykırdı, hayvansın, nasıl yaptın, nasıl unuttun? Böğürerek ağladığının farkına vardığında kendini durdurması imkânsızdı. Günlerdir biriken ne varsa kusuyordu, sefilce ağlıyordu, evin salonunda mutfağında yankılandı ağlaması, hıçkırıkları,.. Duvarlar sustu, vitrin sustu, televizyon sustu... Hepsi dinlediler... Sonra sesi yavaş yavaş küçük iç çekişlere kaldı. Kendini sürükleyerek banyoya attı, suyun altına girdi, hiç kıpırdamadan gözlerinden sicim gibi yaşlar inerek ne kadar kaldı suyun altında farkına bile varmadı. Uyumak istiyordu, uyumak... Uyandığında tüm belirsizliğin dağıldığını görmek, hayat onu uykudayken nereye bırakmışsa, kalkıp ordan devam etmek istiyordu. Birileri bir şeyler yapsa, uyutsalar onu... Zaman neyi çözmemiş ki, hangi acı sonsuza kadar sürmüş ki? Sonraki günler, içinde büyük bir sessizlikle, büyük bir kurulukla geçti, sadece nefes alıyordu, çok sevdiği kahvenin bile tadı, kokusu eskisi gibi değildi... Ağlamak bile zor geliyordu ona, parmağını dahi kıpırdatmadan içine gömülü günler, aylar geçirdi. Ve bir gün diğer kadından gelen mesajı gördü telefonda, sadece git dedi adama, hak etmiyorsun hiçbir şeyi, git... Adam gitti. Kapıyı kapattı ardından, mekanik adımlarla mutfağa gitti, içecek bir şeyler hazırladı, televizyonu, ama büyük ekran olanı, açtı. Kendini de şaşırtan bir ilgiyle izledi filmi, film çok acıklı geldi ona nedense, gözyaşlarıyla oyuncuların gerçekliğini kutladı. Sonra sildi gözlerini, ertesi gün giyeceği kıyafetleri çıkardı dolaptan tek tek... Yattı, uyudu... Her geçen gün aşk sandığı duyguyla hesaplaşmasını sürdürdü. Meğer ne çok dibe saklamış kendini yıllarca, dehşetle fark etti. Sanki kendi kendine bir evlilik masalı yaratmıştı da onunla mutlu oluyormuş, adamla paylaşamadığı ne çok şey varmış içinde kalan. Şaşırdı, afalladı... Şaşırdıkça netleşti her şey... Beyni sanki bilinçaltına ittiği ne varsa dışarı kusuyordu tek tek. Bu adam mıydı sevdiği, kendine inanamadı, hayatındaki en önemli tutkularını bile paylaşamadığı bu adam mıydı hayatını bu hale getiren. Buna nasıl izin verdiğine inanamadı, bu kadar acıyı çekmesine anlam veremedi. Acımı çektim bitti artık, ben bunları hak etmiyorum dedi tüm inancıyla. Aynanın karşısına geçti. Düzelecek her şey eskisinden güzel bir hayatın olacak, az güven, az cesaret, az onur, az kendinin farkında ol, silkelen bitsin artık.... Balkona çıktı, yağmur yağmış! Yıkanmış çamlarla karışık toprak kokusunu ciğerlerine çekti keyifle. Orta şekerli bir Türk kahvesi yaptı sonra kendine. Kahve yudumunu ağzında tuttu, kokusunu tadını hissetti, hissedebilmenin keyfini sürdü, aylar sonra... 15 gün sonra adama bir mahkeme celbi ulaştı. Hak edemediği hayattan çıkarılışını bildiren celbi okurken onun da aklına geldi vitrindeki çizik...

Aşık Olmaya Hazırmısınız?

Tam göğsünüzün ortasında bir yeriniz acıyacak... Evinizin sizi içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksiniz... Sokağa fırlayacaksınız... Sokaklar da dar gelecek... Tıpkı vücudunuzun yüreğinize dar geldiği gibi... Ne denizin mavisi açacak içinizi, ne pırıl pırıl gökyüzü... Kendinizi taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksiniz... Birileri size bir şeyler anlatacak durmadan... "Önemli olan sağlık." "Yaşamak güzel." "Boşver, her şey unutulur." Siz hiçbirini duymayacaksınız... Gözyaşlarınızdan etrafı göremez hale geleceksiniz. Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksiniz... Hep ondan bahsetmek isteyeceksiniz... "Ölüme çare bulundu" ya da "Yarın kıyamet kopacakmış" deseler başınızı kaldırıp "Ne dedin?" diye sormayacaksınız... Yalnız kalmak isteyeceksiniz... Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak... İkisi de yetmeyecek. Geçmişi düşüneceksiniz... Neredeyse dakika dakika... Ama kötüleri atlayarak... www.sendeyim.com Onunla geçtiğiniz yerlerden geçmek isteyeceksiniz... Gittiğiniz yerlere gitmek... Bu size hiç iyi gelmeyecek... Ama bile bile yapacaksınız. Biri size içinizdeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksınız... Aslında kurtulmak istediğiniz halde, o acıyı yaşamak için direneceksiniz. Hayatınızın geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksiniz... Aksini iddia edenlerden nefret edeceksiniz... Herkesi ona benzetip... Kimseyi onun yerine koyamayacaksınız... Hiçbir şey oyalamayacak sizi... İlaçlara sığınacaksınız... Birkaç saat kafanızı bulandıran ama asla onu unutturmayan... Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren... Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek... Boğazınız düğümlenecek, dinleyemeyeceksiniz... Uyumak zor, uyanmak kolay olacak... Sabahı iple çekeceksiniz... Bazen de "Hiç güneş doğmasa" diyeceksiniz. Ne geceler rahatlatacak sizi ne gündüzler... Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksiniz... Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önünüze çıkana sarılmak isteyeceksiniz... Nafile... Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek... Rüyalar göreceksiniz, gerçek olmasını istediğiniz... Her sıçrayarak uyandığınızda onun adını söylediğinizi fark edeceksiniz... Telefonun çalmasını bekleyeceksiniz... Aramayacağını bile bile... Her çaldığında yüreğiniz ağzınıza gelecek... Ağlamaklı konuşacaksınız arayanlarla... Yüreğiniz burkulacak... Canınız yanacak... Bir daha sevmemeye yemin edeceksiniz. Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinizden... Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksınız... Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğiniz için kendinizden nefret edeceksiniz... Yaşadığınız şehri terk etmek isteyeceksiniz... Onunla hiçbir anınızın olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek... Ama bir umut... Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu... Bu umut sizi gitmekten alıkoyacak... Gel gitler içinde yaşayacaksınız... Buna yaşamak denirse... http://www.sendeyim.com/hikayeler Razı mısınız bütün bunlara? Hazır mısınız sonunda ölüp ölüp dirilmeye? O halde aşık olabilirsiniz...

Aşk Sandığımız Yalnızlıklar

Hadi kavga edelim! Kırıp dökelim ne varsa ellerimizle yaptığımız. En kolayı bu değil mi? Parçalamak, bırakmak, en basit ve kolay yol bu. Ne olacak ki? Biri giderse, diğeri gelir öyle değil mi? Aşkın sadece adı mı kaldı? Bu kadar ucuzladı mı kalbe sevda satmak? Alış verişe gider gibi çıkıp gidebiliyor muyuz aşk bulmaya? Her beden ve desende satılık sevgi var mı? Peki, karşılığında ne ödüyoruz, ruhumuzu mu? Kayboluyoruz bence, hem de kendimizi bulduğumuzu sanarak. Kadın ve erkek olmanın tadını bilmiyoruz. Cinsel kimliğimizi ve hakkımızı aldık diye dibine kadar kullanıyoruz. Özgürleşmek böyle olmaz ki, olmamalı! Seviştiğimiz kişilerin sayısı arttıkça, daha modernleştiğimizi mi sanıyoruz? Büyük hata! Aslında aşkın kendisidir özgürlük, kalbi serbest bırakmaktır. İnsan sevmeyi becerebildiği sürece gerçekten özgürdür. Gecelik ilişkilerde, geçici ve anlık heyecanlarla biriken, sadece biraz daha kaybolmaktır. Kaç aşk sandığımız insan bıraktıysak geride, o kadar artık biriktirmişizdir yüreğimizde, bize acıdan başka fayda sağlamayan. Her gelenin götürdüğü parçalardan eksik kalan yanımızı, farklı biriyle doldurma çabası ise, kalbin etrafını derin bir dehlize dönüştürmekten başka işe yaramayacaktır. Ne arıyoruz? Gerçekten tam olarak ne aradığını bilen kaç kişi var? Bir şehri kuşatır gibi kuşatmış ruhumuzu belirsizlik. Mükemmele mi ulaşmaya çalışıyoruz? Öyle bir insan olmadığını bilmiyor muyuz? Dönüp kendimize bakmadan, çuvaldızı başkasına batırarak, eleştirip yererek, herkeste bir kusur bularak, nereye kadar devam edebiliriz ki? Elimizdeki hikayelerin aynılığı da mı biraz düşündürmüyor bizi? Kendimizi aşk diye kandırdığımız her yeni dokunuşla, biraz daha içimizin boşaldığını göremiyor muyuz? Bu şehrin bir yerlerinde, tam da bu yazının yazıldığı gece yarısında, kaç amaçsız ve içi boş sevişme yaşanıyor? Karanlığın, kayboluşun üstünü örttüğü bu gece sabaha ulaştığında, kaç yastıkta makyaj izinden başka bir anı kalmayacak? Birbirlerinin adını bile unutacak insanlar, şimdi akıllarında belki de başka birinin hayaliyle vahşice sevişiyor? Aşkın o güzel yolculuğundan neden vazgeçtik? Neresinde kırıldık biz hayatın? Üstelik zaman olarak da en çok aşka yakışacakken! Eskisi gibi zor değil birisi ile karşılaşmak, yalnız yaşamak ve artık toplum üstündeki bağnaz düşünce yapısından sıyrılıyorken, çalışıp, sosyalleşip, üreterek büyüyorken daha rahat değil mi aşık olmak, aşık kalmak? Herkesin istediği anda sevdiğinin sesini duyabildiği, kısa bir yolculukla her yere ulaşılabilen, hatta internet, kamera gibi birçok teknolojik donanımla, hasreti, özlemi giderebiliyorken, asıl şimdi aşka sahip çıkmak, doya doya yaşamak zamanı değil mi? Bir genç çift yolda el ele yürüyor diye ayıplanmıyor, yalnız veya boşanmış kadınlar ev kiralayabiliyor, gece yarısı insanlar sokağa çıkabiliyor, artık mahallelerde namus komşu delikanlılar tarafından gözetlenmiyorken, insanı bir ilişki yaşamaktan, sınırsızca aşık olmaktan alıkoyan bir şey yokken, neden aşkı elimizle itiyoruz? Kayboluyoruz! İçimizde yaşadığımız karanlık kuyulara başkalarını da çekiyoruz. Hemen ayağa kalkıp silkelenmezsek, ileride çocuklarımıza bırakacağımız dünyanın hali hiç de hoş olmayacak. Maalesef aşkı kaybeden bir toplum, tükenmeye mahkûmdur çünkü kalbini kaybeden insan, yaşıyor sayılamaz!..

Bir Öykü

Bir okurum ilk gençlik yıllarından bir anısını anlatmış bana. Öykü tadında. Çok duygulandım. Onun için hiç yapmadığım bir şeyi yapacağım bugün; bu köşeyi ona ayıracağım. ‘‘Sanırım 13-14 yaşlarındaydım. Bir magazin dergisi almıştık arkadaşlarla. Zamanın ünlü yıldızlarının boy boy resimlerini mercek altına alırdık. Parasını ortaklaşa verdiğimiz derginin içindeki yıldızların resimlerini hakça paylaşırdık. Herkes gibi ben de bir yıldız beğenmiştim ve sayfayı itina ile kesip almıştım. Onu odamın sol duvarının tam ortasına, iri bir raptiyeyle asmıştım. Her odama girişimde bu güzelle mutlaka göz göze geliyorduk. Ona öyle alışmıştım ki bazen uykumdan uyanır, 40 mumluk armut lambamı yakar, ona hayran hayran bakardım. Güzelliği tarifsizdi. Hatta onu odama gelen arkadaşlarımdan kıskanarak üzerini kapüşonlu montumla kapattığım olurdu. Onu haftada en az bir kere, nemli bezle itinayla silerdim. Günler haftaları, haftalar ayları kovalamıştı. Ona öyle áşık olmuştum ki, Allah'tan tek dileğim onu canlı görebilmekti. Günlerce düşündüm, fikirler ürettim. Derken aklıma cin gibi bir fikir geldi. 'Babam istiyor' diye bir Almancı'nın eşi olan teyzemden, 500 lira aldım. İstanbul otobüsünün 2 numaralı koltuğuna 80 liraya bilet kestirdim. Yirmiiki saat yolculuktan sonra Topkapı Garı'na inmiştim. Mart soğuğunun ve çekingenliğimin verdiği büzülmüşlükle Beyoğlu'na nasıl gideceğimi bir tükürük köftecisine sordum. Artık Beyoğlu'nun Yeşilçam Sokağı'ndaydım ve çok mutluydum. Çünkü ona çok yakındım, yani öyle hissediyordum. Önce o sokağı boydan boya pür dikkat gezdim. Bir ara gözüm bir tabelaya ilişti. Orta boyda, oldukça dandik yazılmış 'Artistler Kıraathanesi.' Bir nefes koştum, içeri girmeye çalıştım. Kapı camının arka yüzünde sokağa bakan bir yazı vardı, 'Artist olmayan giremez.' Camdan bir müddet baktım. İçeride filmlerde gördüğüm figüranlar vardı. Hatta rahmetli Erol Taş da. Kalp atışlarımın arttığını hissettim. Çünkü ona çok yaklaştığımı düşünüyordum. Şimdi şu köşeden çıkagelecek diye bir his vardı içimde. www.sendeyim.com İlk gün akşam olmuştu. Sirkeci'de kaldığım bitli otel ile Beyoğlu arasında her gün mekik dokuyordum. Yaklaşık bir hafta böyle geçtikten sonra, bir baktım ki cebimde Trabzon'a gidecek bir bilet parası kalmış. Çok üzgündüm. Onu görememiştim. Yeni çareler arıyordum. Aklıma bir iş bulup çalışmak geldi. Birkaç girişimden sonra benim gibi tüysüze kimsenin iş vermeyeceğini anlayınca, son çare memlekete dönmek oldu. http://www.sendeyim.com/hikayeler Topkapı Garı'ndan biletimi aldığımda cebimde 150 kuruş kalmıştı. Yirmi iki saat yemek yemeden yolculuk yaptım. 'Çaylar şirketten' molasında yirmi bir şekerle kıtlama bir çay içtim. Açlık grevinden yeni çıkmış gibi eve vardığımda, babamın öfkesini bir gözünün Rize'ye, bir gözünün Giresun'a bakmasından anladım. Anamın sıcak lahana çorbasını içtikten sonra odama gittim. Kapüşonlu lacivert montumun iç cebinden, aylarca itinayla sakladığım resmi çıkardım. Uzun uzun baktım, ikiye katladım, ortadan yırttım. Bir daha katladım, bu kez çok zor yırttım. Pencereyi açtım, olanca gücümle fırlattım. Adeta beyaz kelebekler gibi bir sağa bir sola uçuştu aylardır cebimde gezdirdiğim prensesin resmi. Ardından dolu dolu gözlerle bakarak, 'Elveda PAKİZE SUDA' dedim.’’ Bugüne kadar çok mektup aldım ama, ‘‘Beni En Çok Duygulandıranlar’’ sıralaması yapmam gerekseydi bu ilk beşe girerdi. Aslında ‘‘İlk sıraya yerleşirdi’’ diyeceğim ama, yaşadıkları bir sürü trajik olayı bana yazmış olanların, ‘‘Kadını en çok kendisine hayran olunması duygulandırmış’’ diye ayıplamalarından korkuyorum. Adını yazmayı unutmuş olan sevgili hayranım ve okurum! Beni hala görmek istiyorsan gel! Ama Yeşilçam'a değil, İkitelli'ye.

Alışkanlıklarımla Dolduruyorum Boşluklarımı Hikayesi

Alışkanlıklarımla dolduruyorum boşluklarımı. Eski bir kitap, eski bir arkadaş, eski bir şarkı… Yaşamaktan ve yazmaktan sahnelerini ezberlediğim oyun, seninle yenileniyor. Rüyalarım olmazdı oysa. Yalnızlık derin bir uyku koynundayken canımı acıtmazdı. Şimdi, uyanmak için seninle boğuştuğum, uyanmak için sana yalvardığım rüyalarla geçiyor uykularım. Uyandır beni küçük kız! Uyandır ve çık sokaklara. Odalara kapattığın bedeninin ruhu bende! Kırılmış ve rüzgârına küsmüş bir dal sitemkârlığında bana bakan yüzün, uykulardan kaçtığım günlerin telaşında bile bırakmıyor aklımı. Sokaklara çık! Bir serserilik yap, bir delilik, bir iyilik… Alışkanlıklarım doldurmuyor boşluklarımı. Her eski, yeniye duyduğu öfkeyi benden alıyor. Hatırıma yer etmişlerim unutulmanın hıncıyla, kendini unutturmamacasına saldırıyor. Neye sarılsam bana vefayı anlatıyor, vefasızlığımı vuruyor yüzüme. İstanbul bile karşımda. İstanbul bile eskiye alınmanın alınganlığıyla, sırtını dönüyor bana. Yazmaya bulduğum çareler kelimelerimi kemiriyor. Kalır ayak kanayan bir iç bulanmasında her şeyi kusup üstüme düşleri de berbat ediyorum. Unutuyorum her seferinde. Neresinde kalmıştık ayrılığın? Hareketsizliğe alışamamış ayaklarım, eski şehirleri getiren adımları kapımdan kovamıyor. Sana seslendiğimi sandığım her yazı da yaz ellerimi üşütüyor. 'Çık sokaklara' bende bir feryat artık. Ve kapanıklılığın duvarları aşıyor da suretini yaşatırcasına beni buluyor. Asıl düşmanlarını hatırladım bu öykünün ama çok geç, yeni bir kötüye can vermeye. Örsümü zorluyorum bazı geceler sesin ilişir umuduyla. Sen böyle mi susardın? Susardın ama küçük kız edasıyla ve nazıyla. Gönlün alındı mı, geçerdi şımarıklığın. Ama şimdi bir dilsiz, bir sağır gibi suskunluğun… Ya neden ben de gözlerin ve neden bırakmıyor yakamı gülüşün. Gülüşün bir şeyleri geçirmek içindi, şimdi hasım kahkahalara eşlik ediyor. Ve korkuyorum çocuk yüzünden. Bu yüzden İstanbul İstanbul gezinmelerim. Korkağı olduğum aşk, bana seninle öç aldırıyor. Bedellerimiz aynıydı lakin bana senin gözyaşlarını akıttırmamak paylanıyor. Sen ağladıkça ağlayamamak yetiyor, teslim olmama. Yine de eşkıya sevdalılığım yer bulmuyor İstanbul’un koynunda. Boğazına çıktığımda boğazım düğümleniyor, seviniyorum ağlayacağıma ama yaşlarım kirpiklerime takılıyor. İçindeki esaretinden sokaklara kaç ve sokak sokak dağıttığım özgürlüğümü al. Senden gitmek zorunda değildim. Sen gönderdin kelimelerinle. Bu yüzden ardına kadar açık kapılarım. Geleceğini biliyorum çıkıp odanın derinliğinden, yüzünde yüzlerce sitemle. İçerime girer misin yoksa kapı önü nöbetine mi yatırırsın bedenini bilemem ama 'gel' bitti dilimde. Şimdi konuşuyorsam, biraz da bundan! Ah küçük kız; bir kez olsun sussaydın, daha kalacak çok yerim vardı sende!..

Aşk Yemini Hikayesi

Bugün olduğu gibi yarın da, yarından sonra da, Ondan sonraki günlerde de gözlerimdeki yerinin değişmeyeceğine... Seni bir ömür seveceğime... Kelebeklerin renklerinin insanı büyülemesi gibi, yarınımda da hep sevginle yaşayacağıma... Her bakışında okuduğun o gözleri her zaman yanımda göreceğine, en yakın dostun, en yakın sırdaşın, en yakın arkadaşın olacağıma... Sıkıntının sıkıntım; üzüntünün üzüntüm olacağına... Her kızgın anını çiçeğe dönüştüreceğime... Her üzgün anında tebessümün geri gelmesi için elimden geleni yapacağıma... Asla ve asla soğuktan ve yalnızlıktan üşümeyeceğine... Yanında olmadığım ve varlığıma ihtiyacın olduğu her anda bir rüzgar olup seni saracağıma... Gözümün gözüne değdiği her an; sana yeniden aşık olup seni bir periye dönüştüreceğime... Yaşam boyu her sabah sana aşık olarak uyanacağıma... Sen uyurken sana bakıp, Sen ve Ben için dualar edeceğime... Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma... Seni asla üzmeyeceğime... Seni kızdırırsam. bunu bilmeden yapacağımdan hemen özür dileyeceğime... Beni tanıdığın gün, benden gördüğün neyse, ömrünce aynı beni göreceğine... Sevgimin asla değişmeyeceğine... Sevgimin asla azalmayacağına... Bilakis her gün büyüyen bir sevgiyi dönüp mutluluk ormanlarına seni taşıyacağıma... Senin her şeyin önünde olduğun gerçeğinin asla değişmeyeceğine... Seni asla ihmal etmeyeceğime... Senin sadece 14 Şubat`ta değil, 365 tane Sevgililer Günü`nde 365 tane ismin olacağına... Sana yalan söylemeyeceğime... Başkalarının yanındayken seni asla unutmayacağıma... Elini usul usul, korka korka tuttuğum o ilk gündeki aynı heyecanı hep yaşayacağıma... Bir ömür senin elini bırakmayacağıma... Bir ömür Can`ım olarak kalacağına... Tüm balonları senin için gökyüzüne salacağıma... Tüm çiçeklerde seni göreceğime... Okyanuslarda seni dalga yapacağıma... Yıldızlara kement atacağıma... Gökkuşağına salıncak kurup 7 renge senin rengini karıştıracağıma... Her satırda seni yazacağıma... Seni çizeceğime ve sana sesleneceğime... Hiç bir şeyin, hiçbir zaman senin önüne geçemeyeceğine... Her günün bir öncekinden daha güzel olacağına... Her anın unutulmazlık zincirine bir yenisini ekleyeceğine... Sana her zaman hayatım diyeceğime... Seni sonsuzluk kadar çok seveceğime... Sen, ''SEN'' olduğun için seni seveceğime... Seni ''Bir ömürden de öte'' seveceğime... Seni Seviyorum diyeceğime... Söz Veririm...

Aşk Nedir? Hikayesi

Ask; beraberce dünyanın güzelliklerini keşfetmektir. Ask; bazen yakalanması çok zordur. Ask; ona adim uydurabilmektir. Ask; ailece bir gezinti yapmaktır. Ask; sadece doğum gününü hatırlamak değildir. Ask; beraber ölmektir. Ask; uyanılması istenmeyen bir rüyadır. Ask; akşam güneşinde çarsı sokak gezmektir. Ask; problemleri beraber çözmektir. Ask; zor günlerde birbirine destek olmaktır. Ask; kötü zamanında yanında olmaktır. Ask; yaşamamızın tek amacıdır. Ask; küçük şeylerden de mutluluk duymaktır. Ask; beraberce bulutların üzerinde dans etmektir. Ask; bazen kolay bulunmaz. Ask; banyoyu dağınık bırakmamaktır. Ask; kalp den hediye etmektir. Ask; e-mail ile gününü renklendirmektir. Ask; karşılıklı birbirimize verdiğimiz sıcaklıktır. Ask; uzun bir yolculuğun başlangıcıdır. Ask; beraberce mutlu olmanın anahtarıdır. Ask; günde en az bir defa ona sarılmaktır. Ask; tartışmaların kısa sürmesidir. Ask; sonbaharda bir ilkbahar günüdür. Ask; kalp i açacak doğru anahtarı bulmaktır. Ask; yasini unutmak, ama doğum gününü unutmamaktır. Ask; nedensiz ona hediye vermektir. Ask; resmine bir bakışınızın, stresli çalışma gününüzü unutturmasıdır. Ask; onun için dua etmektir. Ask; birbirine çok zaman ayırmaktır. Ask; birbirine güvenebilmektir. Ask; başkalarının duygularıyla oynamamaktır...

Aşk İçin Neyi Feda Edersiniz? Hikayesi

İki insan birbirini sever. Dünya onlar için farklı bir yerdir artık. Sonra bu aşkla ilgisi olmayan kişiler çıkıp itiraz ederler. Neden olduğunu anlayamazsınız? Öyle bir an gelseydi, siz aşk için neyi feda edebilirdiniz? Her ne kadar günümüzde ikinci sıraya düşmüş olsa da, aşk ve para dünyanın dönmesinin en önemli sebepleri ve amaçlarıdır. Hayat neredeyse sadece bu iki olgu üzerinde devam etmekteyken, aşkı kendi listesinde ilk sırada tutan ben deniz, bu şeytani yaşam kavgasına üzülerek parayı da katıyorum elbette. Ancak gün gelip, herhangi bir şeyle, aşk arasında seçim yapmak zorunda kalırsam, mutlaka aşkı seçerim. Bazılarınızın sesini duyar gibiyim. Aşk, karın doyuruyor mu? Kirayı, faturaları aşkla mı ödüyorsun diyeceksiniz? Veznede aşık olduğumu ibraz etmem geçerli olmuyor tabii ki, aşkı yüreğinin tamamında yaşayan ve gücüne inanan biri olduğumdan, fatura üstüne, tahsil edilmiştir mührü vuran yok. Ancak aşkın farklı bir kuvveti var. Öncelikle mutluluk veriyor. Sokağa çıkıp bakın, yüzünde aptal bir tebessümle yürüyenler, sırılsıklam aşıktır. Geriye kalan neredeyse herkesin kaşları çatık, suratlarında keyifsiz bir ifade var. Çok paranız olunca da aynı mutlu ifadeye sahip olacağınızı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Aşk, üzerinize getireceği keyif ve yaşama gücü ile size daha çok çalışma hırsı, farklı alanlarda üretme ve daha iyi bir yaşam için çözümler getirerek, fazla para kazanma şansı getirir. Fakat para tek başına aşkı getirmez. Getirdiğini zannettikleriniz, çoğunlukla aşk değildir, gelenlerin aşık olduğu şeyin siz olmadığınızı anlam için de müneccim olmaya gerek yoktur. İngiltere tarihinde bir adam benim gibi düşünüyor olmalıymış ki, aşkı seçmiş. Yıl 1936, 20 Ocak tarihinde babası V.George’un ölümü üzerine, tahta Büyük Britanya Kralı VIII. Edward çıkar. Tahta çıktığı sırada Wallis Warfield Simpson adında bir kadına aşıktır. Bayan Simpson o sıralarda ikinci kocasıyla evlidir, ancak VIII. Edward’a olan aşkı, eşinin kalbindeki yerini silmiş ve boşanma davası açmıştır.Kral Edward, 27 Ekim tarihinde gerçekleşecek bu boşanma davasını beklerken, artık sevdiği kadını ailesine açıklamakta bir sakınca görmüyordu. Nasıl olsa boşanacaklardı. Gel gör ki, durum hiç de umduğu gibi gelişmedi. Sadece ailesi değil, İngiltere Kilisesi ve önde gelen devlet adamları da bu aşka karşı tavır aldılar ve itiraz ettiler. Tarihi kayıtlara göre 1936 yılının Ağustos ayında, Kral Edward, Türkiye’yi 'Nahlin' isimli bir yatla ziyarete gelir. Yatta Bayan Simpson da vardır. Ancak o dönemin gazetecileri henüz magazinin büyük kapanına sıkışmamış olduklarından ve tüm dünyada bu büyük aşkın depremleri yaşandığından, kralın özel hayatına saygı göstererek, yatta bulunan Bayan Simpson’dan bahsetmezler. Dolmabahçe Sarayı’nda, Mustafa Kemal Atatürk’ün misafirperverliği ile karşılanan Kral Edward, İngiltere’ye döndükten sonra, dönemin Başbakanı Stanley Baldwin’e, Bayan Simpson ile evlenmek istediğini söyler. Ancak olumsuz cevap alır. Kralın evliliği onaylanmamıştır. Bunun üzerine, 11 Aralık akşamı halka yaptığı bir radyo konuşmasıyla tahttan çekilir. Aynı gün aşık olduğu Bayan Simpson ile ülkesini terk ederek, Paris’e gider. 1937 yılında evlenirler. 1972 yılında gözlerini yumana kadar birbirlerinden hiç ayrılmazlar. İşte, tarihin önemli aşklarından birinin öyküsü böyledir. Peki, siz aşkınız için krallığınızdan vazgeçer miydiniz? Peki, şu anda sahip olduğunuz neyi feda edebilecek kadar aşıksınız?

Aşık Olmanın Yolları Hikayesi

Aşık olmanın yolu mu olur? Aşk yıldırım gibi aniden yüreğe düşen bir sızı değil midir? Yazının başlığını okuduğunuzda bu sorulara benzer şeyler düşündüyseniz, yanıldığınızı söyleyebilirim. Evet! Aşık olmanın yolları vardır. Son yıllarda çevremdeki herkes aşk arıyor. Herkes, adam gibi adam/ kadın gibi kadın bulamadığını söylüyor. Peki, bu kadar insan sevginin peşindeyse, neden kimse buluşamıyor? Kimliklerimizin genel olarak değiştiğini biliyorum. Yaşam şartları, maddi sorunlar, çevresel etkiler derken, artık kimse özendiği o eski yıllara dönemiyor. Değiştik. Değişmeye devam ediyoruz. Buna ister dejenerasyon diyin, ister milenyum kültürü; sonuçta insanlık sosyal bir değişim geçirdi. İhanet neredeyse ilişkilerin içinde bir uzuv haline geldi. Kadınlar, erkeklerin görevlerini üstlendi. Erkekler daha silikleşti. En kötüsü ise, bu o kadar yavaş oldu ki, sanki doğalmış gibi alıştık duruma. Oysa aşk, nadide bir çiçek gibiydi. Napalım, artık böyle! Herkesin aşka ihtiyacı vardır. Sevgiyle beslenmeyen hayatlar, yalnızlığa demir atar ki, bu liman çok tehlikeli bir yerde durur. Çünkü bu limanın korumasına alışanlar, ilişkinin fırtınası içinde alabora olurlar. Uzun dinlenmeye gelmez yani. Aşık olmanın yolu, hazırlıktan geçer. Akşam yemeye misafir gelirken nasıl hazırlık yapıyorsanız, yaşamın misafirine de aynı hazırlığı yapmak lazım. Önce, zihninizi temizleyeceksiniz. Geçmişte yaşadığınız tüm kötü anılardan ve tecrübelerden, aklınızı da kalbinizi de arındıracaksınız. Bahar temizliği gibi, dolapların üstünde, çekmecelerin içinde biriken, kokan ne varsa kaldırıp atacaksınız. Tecrübeleri atacaksınız derken, söylemek istediğim, aynı hataları tekrarlayın demek değil. Aldığınız dersler cebinizde duracak, bunları avantaja çevireceksiniz. Bundan önce yaşananlar mazide kaldı. İlk yaptığınız yemeğin acemiliği gibi, her seferinde daha lezzetli olacak ilişkileriniz. Tuzunu, yağını daha iyi ayarlayacaksınız. Ama bir kere yemeği yaktınız diye, her yemeğe bunu da yakarım yargısıyla başlamayacaksınız. Bu en önemli kural. Eskilerin bedelini, yeni gelen ödemeyecek yani. Gerçek bir temizliğin ardından, aşkı unutacaksınız. Yanlış okumadınız. Ciddi ciddi unutacaksınız. Aşkın en garip özelliği, aramaktan vazgeçtiğinizde ortaya çıkmasıdır. Olumlu ve olumsuz tüm düşünceleri silip atacaksınız. Beklemekten vazgeçeceksiniz. Hayatınızdaki başka olaylara kaptıracaksınız kendinizi. Bu arada en çok yapmanız gereken ise, arkadaşlarla vakit geçirmek, uzun zamandır görüşemediğiniz insanlarla görüşmek, ertelediğiniz işlerinizi halletmek olacak. Unutma kısmına geçmeden önce yapmanız gereken bir, iki küçük şey daha var. Az kalsın ben de onları unutuyordum. Yeni gelecek aşkın özelliklerini ana hatlarla belirleyeceksiniz. Cinsel uyum sizin için çok önemli ise, yeni bir nevresim takımı alıp kenara koyacaksınız. Sohbet edebilmek, konuşmak çok özlediğiniz bir durum ise, bir çift kahve fincanı; gezelim tozalım diyorsanız, yeni bir ayakkabı. Yani, bu ilişkide beklediğiniz en önemli şey ne ise, onu simgeleyecek yeni bir eşya alacaksınız. Benim için hepsi önemli derseniz, tümünü alın. Ama tecrübelerim, ilişkilerin hiçbir zaman mükemmel olamayacağını gösterdiğinden, bu kadar çok masraf yapmayın derim. Zamanla besleyin ve geliştirin ilişkinizi. Neyse, yeni aldığınız eşyayı, vakti geldiğinde kullanmak üzere saklayın. Eşyalarla konuşuyorsanız benim gibi, 'sen doğru insan geldiğinde, doğru zamanda bana güzel olaylar yaşatmak için kendini sakla' gibi cümlelerle de kaldırabilirsiniz yerine. Birkaç kişide işe yaradığını gördüğüm bir töreni de anlatmak istiyorum. Kendinizi iyi hissettiğiniz ve keyifli bir akşamda, önce güzel ve rahatlatıcı bir müzik koyun, yanına bir bardak kırmızı şarap, kahve, ne isterseniz onu doldurun. Bir kağıt, kalem alın ve beklediğiniz aşkın özelliklerini yazın. Bu aşkın size ne katmasını istiyorsunuz, hangi boşlukları doldurmalı, onunla neler yapacaksınız gibi, aklınıza gelen her şeyi yazın. Bu sırada yanınızda bir de kokulu mum yanması güzel olur. Sonra bu mektubu yakın. Aman dikkat edin, arada başka yer yanmasın. Bu tören de bittiğinde, kendinizi banyoya atın. Yıkanırken, geçmişten üstünüzde kalan aşka ait ne varsa suyla birlikte gittiğini, bir beyaz sayfa gibi, ruhunuzu, bedeninizi ve kalbinizi yeni bir aşka hazırladığınızı düşünün. Banyodan sonra yatağa yatın, inancınız varsa bir de dua edin. Doğru insanla karşılaşmayı dileyin ve uykuya dalın. Sabah uyandığınızda artık aşkla ilgili olan şeyleri unutma kısmına geçin. Bırakın evren size dileğinizi hazırlasın. Sürekli arayarak, fikir değiştirerek, düşünerek aşkın enerjisini bozmayın. Unutun çünkü aşk en çok umulmadık zamanlarda ortaya çıkmayı sever. Rastgele!..

Bugün 16 ziyaretçi (25 klik) kişi burdaydı!




Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol